Metin Kutusu: Aleme köle olmakla, 
ayrık otu yolmak arasında - 2

Aleme köle olmakla, ayrık otu yolmak arasında – 2 – Zuhur’a farklı bir bakış

Ekoloji mücadeleleri dosya konusunda ikinci bölümde özgürlük, demokrasi, emek, taban ve özne meseleleri üzerine yazı hazırlamakta iken gezi direnişi ortaya çıkıverdi. Teoriği havaya savuran bu pratik hala sürecini devam ettirirken yazmak, biraz pamuk yığınında yürümek gibi olacak ama, umudu korumak ve canlı tutmak için yine de gerekli.

Önce yine kişisel bir öz eleştiri ya da içe yakarışla başlamak istiyorum. İlgisini kurmak okura kalmış. 2013 yılı kendi adıma savunduğum ilkelerle çelişen bireysel ve ailesel kararlara imza attığım bir yıl oldu. Önce işim ve sağlığım gereği İtalyan kökenli montaj otomobilimizi, Amerikan kökenli bir başka montaj kamyonet ile değiştirdik. Motor hacmi nedeniyle oluşturduğumuz toplam sera gazı salınımı arttı. Sonra oturduğumuz ev kullanım amacımıza uygun olmadığı için, hatırı sayılır bir borca girerek ve çimento-demir-petro-kimya sektörlerine yüklü bir mali destek sunarak, daha büyük ve kelimenin dört dörtlük anlamıyla “modern” bir ev inşasına giriştik. Son olarak da kızımızı arzusu ve talebi üzerine özel bir üniversiteye yerleştirdik. Tüm bunlar olurken neredeyse bir hac şekline dönüşen gezi direnişi ziyaretlerine bile katılamadım.

Bütün bunlara rağmen, hala doğal tarım uygulamalarına yönelik çalışmalarımızı sürdürerek pratik, gezi sonrası yaygınlaşan taban hareketlerine katılarak da teorik olarak en azından yaşamımızın bir kısmını sistem dışı sürdürmeye çalışıyoruz.

Bu yazıda başlıca Gediz Akdeniz’in Bozcaada ve Ocaklar’daki Yeşil ve Sol Buluşmalarda bizlerle paylaştığı “kaos” ve “zuhur” sunumlarından esinlendiğim görüşlerimi ortaya koymak istiyorum. Üzerinden yıllar geçse de, yaşam bize o sunumlarda ortaya konan görüşleri yoğurma fırsatı verdi.

Sunumlarda temel olarak toplumsal olayların ortaya çıkışlarının dinamiği üzerine kafa yorulsa da, aslında basit olarak bakıldığında bizlere gösterdiği, dünya üzerinde bütünleşerek her geçen gün daha da genişleyen ve yer küreye daha derin kökler atarak güçlenen küreselleşmiş kapitalist sistemin kararlılığının nasıl kırılacağı, onu kaosa sürükleyecek ve başka bir kararlılık noktasında tutunmasına izin vermeden sistemin çözülmesine yol açabilecek zuhurların(ortaya çıkış) büyüklük ve yaygınlıklarının neler olabileceği sorularıdır. 21. Yüzyılda reformculuk ile devrimciliğin sınırı bu sorulara verilecek yanıtla belirginleşecektir.

Teorik ya da pratik anlamda her ne yaparsak yapalım, bunun küreselleşmiş kapitalist sistemin kararlılığı için ne anlama geldiğini sorgulamak durumundayız. Ekoloji mücadelelerini yürütürken de bu sorgulama daima başucumuzda olmalıdır.

Bu anlamda yapılmak istenenlerin kapitalist sistem ile ilişkisinin arka plana atılarak, çevresel değerleri ya da bilimsel çalışmaları dayanak alan hukuksal boyutunun ön plana çıkarılması, aslında eninde sonunda sistem içi bir düzeltme ile yeni bir kararlılık noktasının yakalanacağı bir sürecin hakim olması sonucunu doğuracaktır. Keza yasa ile kurulmuş, yetkileri şimdi daha da sınırlandırılmış meslek odalarınca yürütülen tüm mücadeleler de aynı sona mahkumdur. Gerçek bir kapitalizm karşıtı karaktere sahip olamaz. 

Bergama’dan beri olup biten de aslında budur. Yargı kararları açısından elde edilen bütün kazanımların sağından, solundan, ötesinden, berisinden dolanıldığı, yeni yasa ve yönetmelikler ile kararların alaşağı edildiği ortada iken, haklı olmanın yetmediğinin, var olma mücadelesinin birlikte verilmesi gerektiğinin, mevcut yaşamın sürdüğü sistemin dışında bir seçeneğin tabandan inşası için yürüneceğinin işin en başında farkına varılması gerekiyor.

Bu anlamda ekoloji mücadeleleri, birilerinin temsil yoluyla, il merkezinde yada Ankara’da, salonlarda yada sokaklarda yürüttüğü bir mücadele olmaktan çıkarak, var oluş sorunu yaşayanların bizatihi kendi yaşamlarında yürüttüğü bir mücadele haline gelecek ve gerçek bir “zuhur” olarak ortaya çıkacaktır. Ekolojik duyarlılığı olan kişilerin mücadelelere yönelik sorumluluğu da tüm bu farkına varışta kendi yaşam alanlarındaki var oluş mücadelelerini ve kendini gerçekleştirmelerini mücadelelere yansıtabilmektir.

Bu noktada “kapitalist sistemin kararlılığı nasıl kırılır?” sorusuna geri dönelim. Bir örnek vererek açalım, hem ne dediğimiz anlaşılsın, hem de duruşumuz biraz daha ortaya çıksın. Konu gıda temini ise “organik pazarlar” sistemin kararlılığını kırmak bir yana daha da artıracak reformist bir düzenlemedir. Peki, biz neyi savunalım? İşte size devrimci bir öneri: herkes gıda üretim sürecinin bir parçası olsun. Ne kadar naif geldi, değil mi? Demek ki, siz de kendi gıdanızı üretmiyor, bir başkasından satın alıyorsunuz. Eğer kendi gıdanızı üretiyor olsaydınız, bu sisteme ne kadar gereksinim duyardınız? Şimdi daha bir devrimci öneri sunalım: Herkesin kendi gıdasını yetiştirmek üzere temiz bir toprağı olsun. Konu mülkiyete girince işin rengi değişiyor değil mi?

Kapitalist kararlılığın kırıldığı an, karşılıklı bağımlılığın koptuğu andır. Balkon saksısında maydanoz üretseniz, aslında o bir zuhurdur. Küçük bir zuhurdur. Bireyseldir, sistemi kararsızlığa itecek kaotik sınırın belki katrilyonda biridir. Ama çoğaldığında, yaygınlaştığında meydana getireceği birikim için, “bu daha başlangıç, mücadeleye devam” için önemlidir. Kışlık hazırlamak bir başka zuhurdur. Yine bireyseldir, ama üretim araçlarını da işin içine sokan ve stok kontrolünü de bağımsızlaştıran bir zuhurdur.

Bu noktada zuhurların çokluğunun yanı sıra ortak hareketinin zorunluluğundan da bahsetmek gerekir. Mahalleli bir grup olarak yakın bir kırsalda buğday üretip, en yakın su değirmeninde öğütüp, mahalle fırınında ekmek yaptırmak daha büyük ve örgütlü bir zuhurdur. Tohumu başkalarıyla paylaştığında yeni zuhurların ortaya çıkabilmesine vesile olduğu için daha da bir değer taşır.

Şimdi işi gıda boyutundan çıkarıp, kent yaşamına getirelim. İlk yazımızda kentleşme ve metropolleşmenin kapitalist sistem için önemli olduğunu ileri sürmüştük. Bu önem aslında yoğunlaşan rant nedeniyle sermaye birikiminin kolaylaşmasının yanı sıra, karşılıklı bağımlılığın artması ve sistemin kararlılığının kontrolünün ucuzlamasından da kaynaklanır. Bu anlamda kentlerden kırsal alana gerçekleşecek tersine göç, ekolojik seçeneklerin yaratılmasına yönelik bir fırsat yaratmasının ötesinde gerçek bir özgürlüğe adım atılan başlı başına bir zuhurdur. 

Şimdi biraz da emek ve özgürlük kavramlarına girelim. Yaptığım her konuşmada dile getirdiğim, bu yazıların da üst başlığı olan bir diyalogu paylaşalım. Buğdaylarımızı öğütmek üzere gittiğimiz en yakın su değirmeni Gönen’in Gaybular köyünde. Sohbet sırasında bir çok yerde olduğu gibi köyün üretim çağındaki insanlarının kente göçtüklerini öğreniyoruz. Ben de “neden gidiyorlar?” diye sordum. Değirmencinin orta yaştaki kızı yanıtladı: “aleme köle olmaya gidiyorlar!”. Aslında o gidenlerin neden gittiğinden ziyade, kendisinin neden orda kaldığını ifade ediyordu:”ben kimseye köle olmam!”

Bu diyalog, emek ve özgürlük konusunda alışılagelmiş kavrayışımızın dışına çıkan, özgürlüğü, emeğini kimsenin emrine vermemek olarak gören, belirli bir yerleşime kök salmayı ve orada kendisine çalışarak var olmayı özgürlük olarak değerlendiren bir anlayışı sergiliyordu.

Aslında esnaf ve zanaatkârlarda da belirgin olarak var olan bu anlayış, özgürlüklere sınıf mücadelesi ile ücretli çalışanların örgütlülüğü üzerinden erişmenin, toplumun sermayedarlar dışındaki büyük bir kesiminin de özne dışında bırakılmasına yol açtığını ortaya koyuyor. Bu durum, işletmelerin küçüldüğü, taşeronlaşma ve esnek çalışma uygulamaları ile sınıf örgütlülüğünün iyice zayıfladığı 21. Yüzyılda, emeğin işyeri ve işkolu üzerinden örgütlendiği bir anlayıştan çıkılarak, yaşanılan yer ve özgürleşme üzerinden örgütlendiği yeni bir anlayışa geçilmesi gerektiğini düşündürüyor.

Bu anlamda başta maden, enerji, Petro-kimya, otomotiv olmak üzere sınıfı oluşturan ücretli çalışılan sektörlerin, ekolojik açıdan insanlığı bir yıkıma sürükleyen sektörler olması da, sınıf ve sınıf mücadelesi tanımının yeniden gözden geçirilmesini gerekli kılıyor.

Bergama laboratuarında tahrik edilmiş ve sahte kişiler tarafından icra edilmiş olsa da, sonuçta bu sektörlerin işçileri ile toplumun geri kalanı arasında ekolojik çatışma kaçınılmaz olarak ortada duruyor. İş güvencesi peşinde koşan milyonlarca işçi bu sektörlerde çalışmaya devam ettiği müddetçe, hem ekolojik yıkım sürecek, hem de kapitalist sistem kararlılığını koruyacaktır.

21. Yüzyılın devrimciliği, onları bu sektörlerden çıkararak, kolektif bir çalışma ortamı içerisinde ekolojik olarak sürdürülebilir üretim biçimlerine yönelmelerini sağlamaktır. Bu anlamda ücretli çalışanlar açısından iş güvencesi olmamak pahasına mahalledeki küçük ortak atölyelere, ayrık otu yolmak pahasına kırsala ve toprağa dönmek, özgür ve demokratik bir toplumun inşası için gerekli, zor ama zorunlu bir zuhurdur.

Peki neden şimdi “demokratik” dedik? Bütün bunların demokrasi ile ne ilgisi var? Gerçek bir demokrasi, ancak özgür ve yetkin bireylerin katılımıyla mümkündür. Yüz yüze olmayı gerektirir. Tabanda olmayı gerektirir. Kendilerini etkileyen kararları birlikte almayı gerektirir. Sınıfsız olmayı gerektirir. Biz ona doğrudan demokrasi diyoruz. 

Gezi direnişi sonrası başlayan mahalle-semt forumları, bu açıdan umut verici gelişmelerdir. Tek korkum, bu forumların soyut tartışmalarla, kendini ifade etmekle sınırlı kalmasıdır. Yukarıda da değindiğim üzere, artık gerçek, somut işlerle, kendimizi gerçekleştirmeye gereksinimimiz var. Böylelikle çoğalacağız, giderek kapitalist sisteme bağımlılıklarımızdan kurtulacağız, yeni bir dünyayı yaşamayı seçtiğimiz yerden değiştirerek, kendi ellerimizle kuracağız.

Kadir Dadan

Yeşil ve Sol Çalışma Grubu

5 Eylül 2013

Bizimle bağlantı kurmak için:

Telefon: 0 (530) 403 13 66

Facebook: https://www.facebook.com/yesilvesol/

Twitter: https://twitter.com/YesilveSol

Instagram: https://www.instagram.com/yesilvesol/

E-posta:  bilgi@yesilvesol.org