Doğa ve Politika Söyleşileri

GDO açların karnını doyurmuyor, şirketlerin iştahını açıyor!

Erdek Yeşil ve Sol Çalışma grubunun evsahipliğinde başlatılan Doğa ve Politika söyleşilerinin ilki “Tarımda Yol Ayrımı: GDO’lu Tarım mı? Organik tarım mı?” başlığında yapıldı.  Yeşil ve Sol Çalışma Grubundan Kadir Dadan’ın kolaylaştırıcılığında doğanın içerisinde, grubun Ocaklar Beldesindeki yeni oluşturmaya başladıkları Bağbahçe’de 11 temmuz Cumartesi günü yapılan söyleşiye, konuk olarak Ziraat Yüksek Mühendisi ve GDO karşıtı aktivist  Arca Atay katıldı. Bursa’dan Doğader ve Ekoder üyelerinin yanı sıra, Paşalimanı Adası, Bandırma, Erdek ve Ocaklar’dan gelen 30 kişinin katılımıyla gerçekleşen söyleşide, Bakanlar kurulunda imzaya açılan Biyogüvenlik yasa taslağında getirilen düzenlemelerin tarımı nasıl etkileyeceği ele alındı.

GDO(Genetiği Değiştirilmiş Organizma)’ların, bir bitki türüne, başka bir bitki, hayvan yada bakterinin gen ya da gen grubunun, genetik mühendislik yoluyla aktarılmasıyla oluştuğunu açıklayan Arca Atay, konuşmasına GDO’lu tohumlardan elde edilen mahsullerin, ithalat yoluyla özellikle Bandırma limanı kullanılarak ülkemize girdiğini belirtti. Firmaların kazançlarını arttırma yolu olarak ithal edilen GDO’ların, ithalatı ile ilgili yasal düzenlemelerin gizlice yapıldığını ve Türkiye’nin gen çeşitliliğinin araştırma ve geliştirme tekelini elinde bulunduran şirketlerin iştahını kabarttığını belirten Atay, kamuoyunu bu konuda bilinçlendirmenin öneminden bahsetti.

GDO’ları meşru göstermek için ileri sürülen savların başında açlığı sona erdirmek olduğunu dile getiren Atay, bu savı çürütecek en önemli gerçek olarak “Dünyadaki açlığın nedeni, Birleşmiş Milletler verilerinde de belirtildiği gibi üretim yetersizliği değil bölüşüm adaletsizliğidir” dedi. GDO’lu tohumların daha az ilaç ve gübre kullanımına yol açacağı savının zaman içerisinde geçersiz kaldığını ifade eden Atay, son 13 yılda 1 milyon hektardan 125 milyon hektara ulaşan GDO’lu tarıma rağmen, açlık çeken insan sayısında herhangi bir azalma olmadığının altını çizdi. Atay konuşmasını şöyle sürdürdü; “Aslında beslenme yetersizliği çeken birçok ülkede ürün fazlası var. GDO üretimi yapan şirketler çoğunlukla açlık çeken ülkelerin ihtiyaçları üzerine çalışmıyorlar, GDO üreten firmalar 3. dünya ülkelerinin ürünlerini fiyat maliyet sarmalı ile dünya pazarında daha da güçsüz kılıyor bu da açlığın yardımlarla sürdürülebilir bir hale gelmesinden başka bir işe yaramıyor.”

GDO’lu tarımın bütün canlı yaşamı için önü alınamaz bir tehdit olduğunun altını çizen Atay, gerek dünya ölçeğinde gerekse Türkiye ölçeğinde bu riski göze almamızı gerektiren bir açlık ve kıtlık sorunu ile karşı karşıya olmadığımızı vurguladı.

Atay, 2004 yılında kendisinin de içinde yer aldığı aktivistler tarafından kurulan GDO’ya Hayır Platformunun, zaman içerisinde kurumsal destekler alarak genişlediğini ve Türkiye çapında etkinlikler düzenleyerek, halkı GDO’ların olası etkilerine karşı uyarmaya çalıştığını dile getirdi. Platform olarak geçtiğimiz yıl içerisinde biyogüvenlik ile ilgili bir yasa tasarısı hazırlayıp meclise ilettiklerini, ancak geçtiğimiz ay içinde Bakanlar kurulunda imzaya açılması söz konusu olan taslağın, platformun önerisinin aksine GDO’lu mahsullerin ithalatını ve GDO’lu tarım etkinliklerini serbest bıraktığını, bu nedenle ekim ayı içerisinde bir miting düzenleyerek, hazırlanan yasayı protesto edeceklerini belirtti.

Türkiye’nin sağlıklı ve yeterli gıdaya erişmek için GDO’lu tarım yerine organik tarımı tercih etmesinin daha doğru olacağını ifade eden Atay, organik tarımın istihdam yaratıcı etkisine de dikkat çekti. GDO’lu tarımın serbest bırakılması halinde aynı bölgede organik tarım yapılmasının pratik açıdan mümkün olamayacağını ifade eden Atay, Türkiye’nin bu anlamda bir yol ayrımında olduğunun, GDO’lu tarımı tercih etmesiyle birlikte kırsal alandan kentsel alana olan göçün süreceğinin ve daha da şiddetlenebileceğinin altını çizdi.

Daha sonra yapılan ortak tartışmada, organik tarım konusunda çiftçilerin ön yargılarının ve bilinçsiz tutumlarının kırılabilmesi için bilinçlenmesi kadar, bir iç pazar talebi oluşabilmesi için tüketicinin de bilinçlenmesi ve örgütlenmesi gerektiği dile getirilirken, marketlerin tüketim üzerinde GDO’lu ürünlerin tüketilmesini artırıcı etkisine dikkat çekilerek, kentlilerin kırsal alanda yaşayanlarla doğrudan temas kurarak talebini aracısız olarak karşılamasına yönelik girişimlerin yaygınlaştırılmasının üzerinde duruldu. Küba örneğinden yola çıkılarak, herkesin tarımsal üretimin bir parçası olmasının, dönüşüm dinamiğinin başlatılması açısından önemine vurgu yapılırken, kent bahçelerinin geliştirilmesi ve yaygınlaştırılması dile getirildi. Organik tarım üretimi, dağıtımı ve tüketimi konusunda tekrarlanabilir bir örnek oluşturmanın öneminin altı çizilirken, bireysel çabalardan ve ticari kaygılardan ziyade, ortaklaşmaya ve dayanışmaya yönelik bir kültürün geliştirilmesinin önemi vurgulandı.

Halk Meclisleri için doğru ölçek mahalleler

Erdek Yeşil ve Sol Çalışma grubunun ev sahipliğinde devam eden Doğa ve Politika söyleşilerinin ikincisi Halk Meclisleri (Bursa Halk Meclisi ve Yerel Seçim Deneyimi) konusunda, Yerel Seçimlerde Birlikte Başarabiliriz Platformunun Bursa Büyükşehir Belediyesi Adayı olan İkbal Polat ile yapıldı. Yerel Seçim çalışmalarının koordinatörlüğünü yapan Şenol Gül'ün katılımıyla gerçekleştirilen söyleşide halk meclislerinin bireysel katılım temelinde mahalle düzeyinde kurulması, ilçe ve il düzeyinde ise bireysel katılımların yanı sıra daha çok kurumsal katılımlarla konsey yada sosyal forum benzeri oluşumların kurulması görüşü benimsendi.

Söyleşiyi açan Kadir Dadan, halk meclislerinin hemen tüm sol siyasi partilerin programlarında yer aldığını vurgularken, körlerin fil tarifi gibi, partilerin de tuttuğu yere göre bir tarif yapmaya çalıştığını dile getirdi. Yeşil ve Sol Çalışma Grubu olarak, geçen mayıs ayında yapılan bahar buluşmasında, doğrudan demokrasinin gerçekleşebilmesi için, konfederatif şekilde örgütlenecek yerel halk meclislerinin peşinden koşulması görüşünün benimsendiğini, bu çerçevede grup olarak Bursa Halk Meclisi ve Yerel Seçim Deneyimi ile var olan uygulamaları ele almaya başlayacaklarını ifade etti.

Söyleşiye konuk olarak davet edilen İkbal Polat ise konuşmasının başında Bursa Halk Meclisinin çıkış noktası olarak kendi Parti Meclislerinde alınmış bir karardan yola çıktıklarını, Türkiye siyasetinin iki seçenekli bir yapıya doğru sürüklenmesine karşı, üçüncü bir seçenek olarak, özgürlük, emek, eşitlik, adalet, barış, demokrasi ve doğadan yana geniş çaplı bir birlikteliği yaratmayı amaçladıklarını dile getirdi. Geçen yıl yaz aylarında başlayan çalışmaların, çeşitli meslek kuruluşları, sendika, siyasi parti, dernek, girişim ve bireylerin katılımıyla, Kasım ayında gerçekleştirilen 300 kişilik bir forum ile genişlediğini ifade eden Polat, konu, sınıf ve yerleşim yerlerine göre belirlenen atölye çalışmalarında, “neden bir araya geliyoruz?”, “ne yapacağız?”, “nasıl yapacağız?” sorularına yanıt aradıklarını vurguladı.

Forum düzenleme sürecinde bir çok kişi ve kuruluşla ilk kez bir araya gelindiğini, birbirini tanımak ve birlikte iş yapabilmek adına iyi bir başlangıç yaptıklarını ifade eden Polat, forum sonucunda yapılacakların 13 başlıkta toplandığını ve bu başlıklardan birisinin de yerel seçimler olduğunu dile getirdi.

Forum sonrasında Ocak ayında Bursa’daki işten çıkarmalarla ilgili 3000 kişinin katıldığı bir miting düzenlendiğini ve bu mitingde, parti ve kuruluşların kimlikleri geri planda bırakılarak, sorun ile ilgili kimlik ve söylemlerin öne çıkarıldığını ifade eden Polat, miting sonrasında yaklaşan yerel seçimlere yönelik “biz varız” grubuyla birlikte ortak bir belediye başkan adayının desteklenmesinin gündeme geldiğini belirtti.

Aday belirleme sürecinde parti genel merkezlerinin tutumu nedeniyle seçim çalışmalarına başlamakta geciktiklerini ifade eden Polat, 4500 dolayında oy alarak seçimi sonuçlandırdıklarını belirtti. Seçim sonrası Bursa Halk Meclisinin durağan bir döneme girdiğini, yaz sonrası gündeme aldığı diğer konular çerçevesinde tekrar etkinleşeceğini ifade eden Polat, seçim bürolarını mahalle meclislerine dönüştürmeye çalışacaklarını dile getirdi.

Kadir Dadan ise, Erdek’te Turgut Gelegen’in il genel meclisi bağımsız adaylığı ile yaşanan yerel seçim deneyimlerinden hareketle, seçilecek her pozisyon için seçmene bir seçenek sunulmadığında yürütülen çalışmanın etkinliğinin azaldığını, ayrı ayrı isimde parti ve bağımsız adayların desteklenmesinde ise seçmenin ortak bir irade koymasının güçleştiğine dikkat çekerek, mahalle muhtar adaylarının da bir etken olarak sürece katılmasına dikkat çekti.

İkbal Polat, birlikte başarabiliriz forumunun Büyükşehir belediyesi için ortak, ilçe belediyeler için olabildiğince ortak adayları desteklediğini ancak tam bir ortak fotoğraf ortaya konamadığını ifade ederek, kampanyanın temel politik görüşlerinin, kamu kaynaklarının, kamu eliyle, kamu yararına yürütülmesi, “Bursa’nın bütçesi Bursalılarındır” konseptiyle rant için değil halk için bütçe hazırlanması ve kararların kapalı kapılar ardında alınmasına son verilerek şeffaf bir demokrasinin geliştirilmesi olduğunu vurguladı. Seçim çalışmaları süresince Bursa’da bir tane bile kadın sığınma evi yada uyuşturucu ile mücadele merkezi bulunmaması gibi durumların farkına varıldığını vurgulayan Polat, genel merkezlerin il genel meclisinde kendi adaylarını, diğer pozisyonlar için ortak adayları desteklemesi şeklinde bir çözümleme belirlendiğini ifade etti.

Seçim çalışmalarının koordinasyonunu yürüten Şenol Gül ise, Bursa Halk Meclisinin ilk çıkışının çok yerinde ve etkili olduğunu, bunun en büyük kanıtının, seçim öncesi dönemde işten çıkarmalara karşı yapılan mitingde, gerçekten canı yananların oluşturduğu katılımın nitelik ve nicelik olduğunu vurgulayarak konuşmasına başladı. Ancak Bursa Halk Meclisinin henüz olgunlaşamadan karşı karşıya kaldığı yerel seçimlere kayıtsız kalmamak durumunun, kendi dinamiğini olumsuz etkilediğini ve gelişme sürecini ötelediğini ifade eden Gül, bu olası olumsuz etkiyi önceden görmelerine ve her temasta seçim çalışmasının, belirlenen 13 başlıktan yalnızca biri olduğunun altına çizmelerine rağmen, katılımcıların algı ve beklentilerini kıramadıklarını dile getirdi. Son derece zor koşullarda yürütmek durumunda kaldıkları seçim çalışmasına ilişkin başarı-başarısızlık değerlendirmesinin, diğer 12 başlıkta yürütülecek çalışmalara yansımasının kaçınılmaz olduğunu vurgulayan Gül, tüm bunlara rağmen yine de elden gelen en geniş birlikteliği yakalamaya çalıştıklarını ifade etti. Seçim çalışması sırasında bir merkezi, dört de irtibat olmak üzere seçim büroları açtıklarını, bunun yanı sıra ilçe belediye başkan adaylarının da bürolarını kullandıklarını dile getiren Gül, çok erken bir dönemde seçim deneyimiyle karşı karşıya kaldıkları için çalışmaların yürütülmesi sırasında tam bir ortaklaşma sağlanamadığını ifade etti.

Gül, Bursa Halk Meclisi’nin bireylerin katılımının yanı sıra örgütlerin kurumsal katılımını da içerdiğini dile getirirken, kurumsal desteklerin, varlığında bir anda etkiyi büyütebildiği gibi, yokluğunda bir anda çöküşü de ortaya çıkarılabildiğini vurguladı. Örgütlerin içe dönük etkinliklerinin fazla olması ve diğer örgütlerlerle şimdiye kadar son derece sınırlı bağlar kurmaları nedeniyle, ortak iş görmek için ortak duyarlılık geliştirmede sıkıntılar yaşandığını ifade eden Gül, her örgütün önemsediği konular ve yöntemlerde sürecin bir parçası olabildiğinin altını çizdi.  Geçmiş dönemdeki seçim çalışmalarıyla kıyaslandığında, kazanma umudunun çalışmalara katılımı tetikleyici rolünün çok belirgin olduğunu ifade eden Gül, çoklu seçim ve farklı siyasilerden adaylar olmasının getirdiği engellerin aşılamadığını ve her bir adayın büyük fotoğrafın bir parçasını oluşturduğunun seçim çalışmalarına katılanlarca bile yeterince anlaşılamadığının altını çizdi. İkbal Polat’ın adaylığının, muhtarlıktan Büyükşehir belediye başkanlığına kadar çıkan piramidin en tepesindeki aday olmaktan ziyade, henüz tam ortaklaşmasını gerçekleştirememiş bir birlikteliğin zorunlu yüzü olarak ortaya çıktığını ve ne kadar çalışılsa da altının doldurulamadığını ifade eden Gül, Bursa Halk Meclisi’nin bundan sonra nasıl yürüyeceğine kendini tartıştığı bir toplantıyla karar vereceğini vurguladı.

Gül, gelen bir soru üzerine Bursa Halk Meclisi bünyesinde bir araya gelen gençlik meclisinin 80 kişi ile toplanıp ortak bir metin çıkardıklarını ve bu bir araya geliş sonrasında üniversitede tek tek düzenledikleri etkinlikleri ortaklaştırabildiklerini dile getirirken, Mehmet Kartal ve İkbal Polat’ın Bursa Halk Meclisi sürecine büyük katkı koyup, dile getirilenleri kâğıda dökmede yoğun emek harcadıklarını ifade etti. İkbal Polat da 1 mayıs, 2 Temmuz, 21 Mart, 8 Mart, 5 Haziran gibi değişik konularda ve günlerde meydanlara çıkan kalabalıkları, dünya ve Avrupa sosyal forum organizasyonları gibi bir araya getirmeyi amaçladıklarını ve bunu bir ölçüde başardıklarını ifade etti.

Söyleşinin ikinci bölümünde, Kadir Dadan, Ocaklar’da bir halk meclisi kurulmasını grubun sorumluluğu olarak gördüklerini ifade etti. Bu konuda herhangi bir adım atmadan grup olarak yetkinleşilmesi gerektiğini düşündüklerini ve bu söyleşi ile ilk adımı attıklarını dile getiren Dadan, bundan sonraki söyleşinin doğrudan demokrasi konusunda gerçekleşeceğini vurgulayarak, grup olarak halk meclislerini nasıl gördüklerini ve nasıl işleyebileceğini tanımlamanın bu süreç içerisinde gelişeceğini ifade etti.

Katılımcılardan Ahmet Yaşar, halk meclislerinin yerel yönetimlerde doğrudan demokrasinin temel  aracı olduğunu ve siyasi görüşüne bakılmaksızın herkesin katılımını sağlayabilen bir niteliğe sahip olması gerektiğini dile getirdikten sonra, yönetsel konularda kararlar alarak seçilmiş idarecilerden bunların uygulamasını talep etmesinin gerektiğini öne sürdü.  Yaşar, halk meclislerinin ne yapacağı konusunda netleşmedikçe nasıl yapacağı sorusunun yanıtlanamayacağını ifade etti.

Kadir Dadan, Ocaklar büyüklüğündeki yerleşimlerin ölçeğinde doğrudan demokrasiyi halk meclisleri eliyle yaşama geçirmek için herhangi bir uygulama engeli olmadığını, ancak Bursa gibi milyonluk yerleşimler söz konusu olduğunda ölçek sorunun ortaya çıktığını dile getirirken, Yeşil ve Sol Bahar Buluşmasında, halk meclislerinin, mahalle sınırlarını aşmadan, yereldeki sorunlara yönelik olarak çalışması görüşünün benimsendiğini ifade etti. Halk meclislerinin, yalnızca istişare amaçlı yada yerel yönetimleri yönlendirme ve denetleme amaçlı kurulmasının doğru bir yaklaşım olmadığını ifade eden Dadan, Meclislerin yaşamın her alanında yaşanan sorunları gündeme alabilmesinin ve sorunu tanımlamak kadar çözümünün de bir parçası olmasının gerektiğini savundu. Bu amaçla mevcut yasal düzenlemeler içerisinde yapıla gelen eğitim, sağlık alanındaki uygulamaların yanı sıra, herhangi bir düzenleme söz konusu olmayan konuları da gündemine alabilmesini savunan Dadan, Meclislerin kademe kademe ilerleyerek hayata geçirilmesinin daha uygun olduğunu dile getirdi. Öncelikle kahvelerde yada dost sohbetlerinde dile getirilenlerin, yüz yüze birlikte olunan bir ortamda dile getirilmesi ile istişare amacına yönelik olarak bir araya gelindikten sonra, ortaklaşılabildiği ölçüde karar alma ve uzlaşmazlıkları çözme gibi işlevler yüklenebileceğini ifade etti.

Kendisini etkileyen kararların alınışına aracı kullanmadan katılabilmek şeklinde tariflenebilecek olan doğrudan demokrasiyi ancak halk meclisleri ile gerçekleştirmenin mümkün olacağını ifade eden Dadan, halk meclislerini yerel yönetimlerin kurdurdukları kent konseyleri ile karıştırmamak gerektiğini dile getirdi. Her yerelin kendi dinamiğinde farklı bir şekilde yaşama geçecek meclisi olacağının farkına varılmasının gerektiğini dile getiren Dadan, “alın bunu uygulayın” denilecek tepeden inme bir uygulama rehberi hazırlamanın anlamı olmadığını, her halk meclisinin kendi mücadelesini vererek tabandan hayata geçebileceğini öne sürdü.

Türkiye solunun ne ulusal ne de yerel çapta politika üretemediğini, konu değişse de söylemin sınırlı ve kendini tekrar eden nitelikte kaldığını vurgulayan Dadan, emperyalizm örneğinde olduğu gibi, yaşananların neden-sonuç bağlantısının merkezi ve yerelde yaşayan insanlar için erişilemez ve uğraşılamaz bir noktaya çekildiğini ve yerel yakıcı sorunların olduğu gibi kaldığını ileri sürdü. Bursa Halk Meclisi’nin bu yerel sorunların ortaya konması ve peşinden koşulması için mükemmel bir fırsat sağladığını ifade eden Dadan, ne kadar gerçekleştirilebildiğinin ise ayrı bir tartışma konusu olduğunu belirtti. Önemli olanın sürece katılan tüm siyasi hareketlerin ortaklaştıkları bir yerel politikayı ortaya koyabilmeleri olduğunu ifade eden Dadan, bu politikanın seçimlerde başarı kazanmasının zamana ve örgütlülüğe kalmış bir durum olduğunun altını çizdi. Dadan, bir örnek olarak Turgut Gelegen’in adaylığı sırasında Erdek’te Narlı-Paşalimanı-Karabiga hattının içinde kalan bölgede gırgır ve trol avlamasının yasaklanması ve burada olta balıkçılığının geliştirilmesi söyleminin yerel bir politika olduğunu vurguladı.  Bu politika oluşturulup dile getirildikten ve yaygınlaştırılmaya çalışıldıktan sonra, mevcut yerel yönetimlerin bu politikayı uygulamadıkları takdirde gelecek seçimde faturayı ödeyeceklerini dile getiren Dadan, somut ve hayatı doğrudan etkileyen konularda çalışma yürütülmesinin önemine dikkat çekti.

Daha sonra söz alan Alev Şengönül, Berlin’de Kreuzberg semtindeki halk meclisi benzeri sivil girişim uygulamalarından örnekler verdi. 14’ü sahada çalışan 22 gönüllü ile, öncelikle sahipsiz evlerin işgali konusunda çalışmalar yürüttüklerini, evsizlerin gazete çıkararak kendilerine gelir temin ettiklerini, kadın evleri kurularak dayanışma sağladıklarını, eğitim konusunda ortaya çıkan sorunlara müdahil olarak çözüm getirdiklerini ve tüm bu süreç sonunda Hıristiyan Demokratların oy aldığı mahallenin Yeşillere döndüğünü dile getiren Şengönül, bu sürecin evlere giderek, sorunlarını dinleyerek, konuşma hakkı vererek, birlikte toplantı yaparak yerelde ve yüz yüze yürütüldüğünü vurguladı. Daha sonra benzer örgütlenmelerin Berlin’in zengin semtler dışında, gereksinim gösteren tüm semtlerinde kurulduğunu ifade eden Şengönül, girişimlerin yayılması üzerine devlet ve AB’nin de mali destek vererek süreci kontrol altına almaya çalıştığını dile getirdi. Sürecin zaman, emek ve sabır istediğini vurgulayan Şengönül, yapılan işe inanmanın ve kişilerin sorunlarına yanıt verebilmenin kilit önemine dikkat çekti.

İkbal Polat, seçim döneminde bütün adayların katılımcı, şeffaf, demokratik olduğunu iddia ettiğini, bu durumda adayın belirlenme yönteminin önem kazandığını, bir liderin iki dudağından gelen aday ile bir meclisin çıkardığı aday arasındaki farkı seçmene hissettirmek gerektiğini dile getirdi.

“Bursa’nın planları var ama halkın bundan haberi yok. Bu nedenle plan tasarlaması (analiz, sentez, planlama) ve tadilatlar halkın katılımı olmadan arka planda olup bitiyor. 5 bin kişi için plan yapılıyor. Yolun nereden geçeceği, neresinin istimlak edileceği, neresinin yeşil alan olacağı etkilenenlerin katılamadığı bir süreç ile belirleniyor” diyen Polat, “Söz, karar, iktidar, halka” şiarının hala geçerli ve doğru olduğunu dile getirdi. Halk Meclislerinin, hem sosyalist ülkelerde, hem de kapitalist ülkelerde yer yer uygulamaya geçebilmiş örneklerin var olduğunu, Kilisede yada okulda toplanıp, ormanın ve tarım alanlarının sınırlarının nereleri olduğunu, hangi ekonomik faaliyetleri geliştireceklerini yada bağlı olunacak ilkelerin neler olduğunu belirlemeye çalıştığını ifade eden Polat, “İhtiyacımız nedir? Bütçemiz nedir? Önceliklerimiz nedir?” sorularına yanıt aramamız gerektiğini dile getirerek, “Trafik keşmekeşini artıran duble yol yada batçık kavşak mı yapacağız? Yoksa kadın sığınma evi, uyuşturucu önleme merkezi, çocuk evi yapımı yada tarihi eser koruması mı yapacağız?” diye konuştu.

Ahmet Yaşar, halk meclisleri sürecinin, insanın kendini tanıması, kendine saygı duyması, birey olmasının eşiği olduğunu ifade ederek, demokrasinin tam olarak gerçekleşebilmesi için, kararların üzerindeki tahakkümün kalkması ve bireysel yetkinliğin kazanılması gerektiğini vurguladı. Halk meclislerinin nasıl hayata geçirileceğinin önemli bir sorun olduğunu vurgulayan Yaşar, “Sosyalist bir belediye başkanı bu işi kolaylaştırabilir mi? Mahallenin tüm bireylerinin katılımı hedefleniyorsa yönetimin kimde olduğu önemli mi?” diyerek her aileden en az bir kişinin sürecin parçası olmasını sağlamanın gerektiğini savundu. 

Bursa’da üçüncü bir seçenek yaratmanın çok hoş bir girişim ve halk meclislerinin de güzel bir öneri olduğunu dile getiren Zeynep Demirci, “Ancak Bursa’nın beşte dördü bu işin içinde yoksa, nasıl kapsayıcı olacak, kararlar kimi bağlayacak?” diye sorarak, kurulum yaparken üçüncü bir seçenek olarak diğer siyasi görüşlerin dışlanmasının, halk meclisini kapsayıcılık sorunuyla baş başa bıraktığını savundu.

İkbal Polat, yola çıkarken önceliği üçüncü bir seçenek yaratmak için koyduklarını, çok başarılı olamasalar da kısmen duyarlılık sağlayabildiklerini, sürecin emek ve uzun vadeli çalışma isteyen bir süreç olduğunu dile getirdi. Benzer bir sürecin Bursa’dan sonra İzmir’de de yaşandığını ve Arif Ali Cangı’nın Büyükşehir belediye başkan adayı olduğunu ifade eden Polat, henüz sadece bir deneme yaptıklarını ve bir adım attıklarını, bundan sonraki sürecin önemli olduğunu vurguladı. Seçim döneminde dile getirdikleri uyuşturucu merkezinin şimdi Valilikçe gerçekleştirildiğini ifade eden Polat, seçim döneminde bunun altını çizmenin bile önemli olduğunu dile getirdi.

Kadir Dadan, halk meclislerinin hayata geçirilmesinde bir formulasyona gereksinim olduğunu dile getirerek, eğer halk meclislerinin mahallelerde yaşama geçirilmesini savunuyorsak, Bursa Halk Meclisi yerine, Bursa Halk Meclisleri kavramının kullanılmasının daha doğru olacağını öne sürdü.

Mahalle ölçeğinden daha büyük bir araya gelişlerin temsilcilik ile olmaması gerektiğini savunan Dadan, bunun yerine bireylerin yanı sıra kurumların da daha fazla işin içine gireceği Sosyal forum süreçlerinin aktive edilmesi gerektiğini dile getirdi. Böylelikle tabanda bireyler, ölçek büyüdükçe kurumların daha etkin olduğu ve birbirini besleyen yapıların kurulması gerektiğini savunan Dadan, “Bizlerin sadece mahalle düzeyinde değil, ilçe, il, ülke, dünya düzeyinde de politikalara gereksinmemiz var. Bursa’nın Gara gereksinimi yok mu? Plan yapılıyor Gar yok. Kim dile getirip peşinden koşacak Garın? Kim bunun için kampanya yapacak? Sadece bir mahalledeki meclis ile ya da tek başına bir siyasi partinin etkinliği ile bu politika yaygınlık kazanabilir mi?” diye konuştu. Mahalle sınırlarını aşan sorunlara karşı ancak forum tipi organizasyonlarda gereksinilen ortaklaşmanın sağlanabileceğini savunan Dadan, “Bursa Sosyal Forumu”nun daha doğru bir tanımlama olduğunu, Türkiye Sosyal Forumu’nun tüm il ve ilçelerde kurularak tabana yayılmamasıyla şu an yaşadığı  sıkıntılardan da kısmen kurtulacağını ve daha doğru bir çerçeveye oturacağını savundu. 

Şenol Gül de, “uygarlığı reddetmedikten sonra doğrudan demokrasiyi uygulamak pek mümkün değil. Yavaş yavaş uygarlığı reddediyorum. Yeşil arkadaşlarla birkaç toplantı daha yaparsam sanırım süreç hızlanacak.” şeklinde konuşurken, “Söz, karar, iktidar halka” şiarının gerçekten çok önemli olduğunu ve solculuğun yürekle ilgili irrasyonel bir şey olduğunu, ilk gençlik yıllarında üç şey için yüreğinin yandığını dile getirdi. Bunları: “Yoksulluk olmayacak, insanlar öldürülmeyecek, adaletli bir dünya kurulacak” şeklinde açıklayan Gül, başta “özgürlük” olmak üzere Sol’un kullandığı  kelimelerin büyülü olduğunu, ancak şimdi bu büyünün yitirildiğini dile getirdi. “Kelimelerin büyüsünün yitirildiği yerde, küçük başarı öykülerine gereksinimimiz var. İnsanlara göstereceğimiz, bakın oluyor diyeceğimiz öyküler” diye konuşan Gül, Ocaklar’ı önemsemesinin nedenini, kavranabilir, hissedilebilir, dokunabilir ölçekte bir yer olmasına bağladı. Gül son olarak, “Umut etmek ve kavranabilir bir sonuç görmek istiyorum. 30 yıl önce Ak ve kara vardı, şimdi nirengimizi yitirdik. Bir nirengi noktası yakalamak ve insanlara göstermek zorundayız. Bugüne ait sorunları ertelememek gerekiyor. Bunlarla uğraşalım. Ancak master planımız da olması gerekli ve bu plan da insanın kendini gerçekleştirmesidir” diye konuştu.