Metin Kutusu: Avrupa Avrupa duy sesimizi…

Avrupa Yeşil Parti 7-9 Kasım tarihlerinde İstanbul’da konsey toplantısını gerçekleştirecek. Enerji güvenliği, Ukrayna’nın durumu, Orta Doğu ve Türkiye’nin durumu, Avrupa’nın Geleceği ve Türkiye’nin Rolü gibi konular gündemlerinde. Bu topraklarda yaşayan yeşil bir birey olarak biz de bu vesileyle görüşlerimizi bildirelim.

Hatırlatmak gerekirse, 2004 yılında Avrupa Parlamentosu Yeşiller Grubu yine İstanbul’da bir toplantı gerçekleştirmiş, hem Avrupa’nın güvenliğine, hem de ülkenin demokratikleşmesine bir katkı olarak Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne tam üye olarak katılımı için, başta Joshka Fisher ve Daniel Cohn-Bendit olmak üzere AKP hükümetine tam destek vermişlerdi.

Geçen on yıl içinde yeşil konular dünya gündeminin baş sayfalarını süslese de, Yeşil Partiler, Avrupa genelinde yerinde saydı ya da geriledi, Almanya’daki iktidar ortaklığını kaybettiler, savundukları AB anayasası halk oylamalarında kabul edilmedi, genişlemeyi takiben birçok AB ülkesinde ekonomik krizler baş gösterdi ve bürokrat kökenli hükümetler kuruldu, Türkiye’nin tam üyeliği sürüncemeye bırakıldı, dünya siyasetinde birçok konuda AB’nin ve onun genişlemesini savunan Avrupa Yeşillerinin etkinliği geriledi, iklim değişikliği görüşmeleri bürokratik yapıların dişlileri arasında anlamını yitirdi.

Avrupa Yeşilleri, Avrupa’nın geleceğini ve Türkiye’nin rolünü tartışırken, öncelikle bu tabloyu önüne koymalı, devletler, hükümetler, liderler birliğinden, yurttaşların birliğine doğru ciddi bir politik adım atmayı gündemine almalıdır. Son on yıl bize gösterdi ki, dünyanın nasıl yönetileceğine dair bugünkü duruma alternatif kapsamlı ve kabul edilebilir bir seçenek ortaya konmadan, küresel ısınma ve iklim değişikliği gibi tüm insanlığın katılımını gerektiren sorunlar çözülemez. Bu anlamda bu seçeneği inşa etmek için çaba göstermek, dünya yeşil siyasetindeki konumları gereği Avrupa Yeşilleri için ertelenemez öncelikli bir görevdir.

Doğası gereği yeşil hareket konforlu ama ruhsuz salonlara hapsolamaz, sokaktan ve şenlikten uzak kalamaz. Bundan dolayı bu politik adım, parti ve vakıf yönetiminin özeleştirisi ile, tabanın eylemselliğini artıracak bir yeniden hareketleşmeyi içeren örgütsel bir adımla da desteklenebilir.

Üçüncü olarak, birlikte hareket etmek için sosyal demokratların yanı sıra sosyalistlerle de birlikteliği, artık daha fazla ayak sürümeden gündemine almalıdır. Bu, yukarıda belirtilen küresel yönetim seçeneğinin inşasında, hem sokağın gücünün pekişmesi için, hem de şirketlerin egemenliğinin geriletilmesi için gereklidir.

Son on yılda Türkiye’deki yeşil hareket ise, içerisinden Avrupa Yeşillerinin desteklediği bir parti çıkarmasına rağmen, dağınık ve etkisiz bir varoluş sergiledi ve Kürt siyaseti ile sosyalistlerin gölgesinde kaldı. Partinin EDP ile birleşmesi süreci değiştirmedi, hareket ile parti arasında işleyen bağlar tesis edilemedi. Parti, kamuoyunun ilgisinden ve siyaset sahnesinden uzak bir konumda kaldı. Bu durumun oluşmasında hareket içerisinde partileşme için acele edenler kadar, onlarla birlikte hareket eden yeşil vakıfların, gerek politik gerekse örgütsel konularda hatalı tercihlerinin de rolü bulunmaktadır.

Öte yandan bu süre içinde Avrupa Yeşilleri tarafından desteklenen Erdoğan ve AKP, arkasındaki kamuoyu desteğinin artması ile birlikte AB katılım sürecini bir kenara bırakarak, hedefini bölgesel bir güç olmaktan küresel bir güç olmaya çevirdi ve bu çerçevede demokratik reformları bir kenara bırakarak baskıcı ve hukuk tanımaz uygulamalara yöneldi. Gerek Kürt sorununun çözümüne ilişkin süreçte, gerekse demokratik taleplerin sokağa taşınması durumlarında, sopayı elinde tutmaya ve süreç kendi kontrolünden çıktığı durumlarda acımasızca kullanmaya devam etmektedir.

AKP’nin gerek merkezi gerekse yerel yönetim uygulamaları, hem ekolojik hem de sosyal yıkımları beraberinde getirmekte, bu yıkımların neden olduğu yaralara ise hükümet tarafından dindarlık ile pansuman yapılmaktadır. Bizatihi Erdoğan tarafından her gün kamuoyuna pompalanan dindarlık söylemi yoluyla da, müsamaha göstererek ya da görmezden gelerek hükümet eylemi yoluyla da, Türkiye’de köktenci yapıların gelişmesinin önü açılmaktadır. Toplumsal kutuplaşmalar giderek keskinleşmekte, silahlanma giderek artmakta, şiddet olayları sıradanlaşmakta ve sert güvenlik uygulamalarının gerekçesi haline gelmektedir. 

Nüfus, göç, emek, enerji ve nükleer konularına baktığınızda da, AKP’nin küresel güç olma hedefine uyan politikalar yürüttüğü apaçık ortadadır. Yeni evlenenlerden dört çocuk istemek, kürtaj ve sezaryen ameliyatlarına kısıtlama getirilmeye çalışılması gibi iç nüfusun artırılmasına yönelik çabalar kadar,  doğu sınırının gevşetilerek tüm komşulardan (Gürcistan, Azerbeycan, Ermenistan, İran, Irak ve Suriye), Afrika ve Asya ülkelerinden ucuz emek gücünün göçüne olanak sağlanması, çılgın metropol projeleri ve ulaşım yatırımları ile desteklenen kentleşme, güncel talebin çok üstündeki enerji yatırım planlamaları, 2023 yılında 20 milyonluk İstanbul’un ve 100 milyonluk bir ülkenin işaretlerini vermektedir.  

Ordu ve istihbarat servisleri üzerinde tesis olunan hakimiyet ile genişlemeci eğilimlerin karşısındaki direnç noktalarının kırılması, ülkenin kuruluşundaki sınırların korunmasını temel alan “yurtta barış, dünyada barış” felsefesinin bir kenara bırakılacağı ve küresel rol modellere uygun enerji kaynak ve yollarının bekçiliğinin ötesine geçebilecek bir komşulara müdahaleci anlayışa yöneleceğini göstermektedir.

Her şeyden öte dindarlık çerçevesinde tabanda sağlanan ve devletin kurumlarıyla bütünleşen bir örgütlülükle, hem bu tabanın ekonomik ve sosyal bağımlılığını oluşturarak tek bir organizma gibi hareket etmesini sağlamakta, hem seçim sandığını ve böylelikle iktidarının geleceğini güvence altına almakta, hem de muhalif kişilere yaşanılan yerde gözdağı verebilmektedir.

Gelinen bu noktada bir an önce küresel güç olma çabasının getirdiği baskıcı anlayışla, özgürlükçü düşünceye sahip olanlar arasında çatışma kaçınılmazdır. Bu çatışmanın merkezinde dindarlığın olacağı da aşikârdır. Bu nedenle hizmet hareketi gibi ılımlı düşüncelerin sertleşecek bu siyasi ortamda dindar zeminini koruması zor olacaktır. Kürt hareketi de silahlı unsurlar varlığını sürdürdükçe şiddet sarmalının dışına çıkamayacaktır. Üstelik dindarlık üzerindeki çatışmalar, özgürlükçü bireyler içeren üst yönetime sahip bu siyasetin kitleselliğini yitirmesine de neden olabilir.

Bu tablo içinde henüz bir taban oluşturamayan yeşil siyasetin tutunacağı bir alan bulması kolay değildir ama her koşulda özgürlükçü düşüncenin yanında olmalıdır. Bu anlamda Türkiye’de yeşil siyaset için ortak olarak sosyalistler ve CHP ile çalışmak, bir seçenek değil zorunluluktur.

Partinin içinden çıkacağı hareketi oluşturacak yeşil bireyler için, kıyılar kadar Anadolu kırsalına yapılacak göç ve yeni bir yaşam kurma girişimleriyle ve gıda üzerinden kır ve kent arasında bir yeşil bağ ve ağ kurulması, en az iki dekat süreceği görünen bu çatışma ortamında akla yakın görünmektedir. Bu aynı zamanda yeşil siyasetin modernleşme, endüstrileşme ve kentleşme eleştirilerini güçlendirecek bir tavırdır. Ekoloji mücadelelerinin bu ağa entegrasyonu önemli bir konu olup, sabırla hareket edilmesi gereken bir süreçle mümkün olacaktır.

Sonuç olarak Avrupa Yeşilleri için, Türkiye’nin Avrupa’nın geleceğindeki rolü, Türkiye’de birlikte siyaset yapmak için kimlerle çalışabileceğine ve islamafobi kadar dindarlık konusunda alacağı tavra bağlıdır.

Kadir DADAN

31 Ekim 2014

Bizimle bağlantı kurmak için:

Telefon: 0 (530) 403 13 66

Facebook: https://www.facebook.com/yesilvesol/

Twitter: https://twitter.com/YesilveSol

Instagram: https://www.instagram.com/yesilvesol/

E-posta:  bilgi@yesilvesol.org